april issue of theVOID

thevoid mart2

Şehirleri şehir yapan yapıların varoluşuyla başlayan serüvenler değişimlerle şekillenir. İkonik olsa da olmasa da kendi bünyesinde devasa anlamlara sahip olanların derdidir bu yolculuk. Zamana direnen ve bir de bu süreç içerisinde yok olmaya yüz tutmuşların hikâyesidir mimarlık. Çevremizde dün nefes alırken bugün havanın sonsuzluğuna karışmış yapıların özerkliklerini arama ve yeni gelenlerin komşuluklarına aşina olmanın peşindeyiz bu sayıda.

Ragıp Buluç tarafından tasarlanan Atakule Türkiye’nin ikinci, Ankara’nın ise birinci alışveriş merkezi olmuştur.90’lı yılların başında gayet de takdir edilen bu girişim insanların ihtiyaçlarına da karşılık veriyordu. Birçok insan için Atakule Ankara’yı gözler önüne seren bir hafta sonu kaçamağı olmuştur. Fark edildiği üzere son zamanlarda Ankara denince akıllara gelen Atakule sadece kulesi ile ayakta olup erişime kapalıdır. “kulesizeeemanet” sloganı ile sarmalanan şantiye yüzünden Atakule’yi çevreleyen alışveriş merkezinin yıkılmasındaki asıl karar da artık o mekânın işlevselliğini sağlayamadığı ve çevredeki diğer AVMlerle olan rekabetinde ayakta kalamadığı içindir. Amma velâkin sözde modernize olmaya çalışan bir toplum için bir AVM daha ne kadar anlamlı olabilir? Zatendir ki Ankara’da AVM yokluğundan başka bir şey daha yok(!)İnsan yine de düşünemeden edemiyor. Mademki eski halinle tutunamadın, makyaj yapıp yeni kıyafetler giymek seni nasıl kurtaracak? Her ne kadar eskisi yerine daha modern ve çağa uygun bir alışveriş merkezi kompleksi yapılsa da gönül isterdi ki AVM yerine topluma daha yararlı ve daha göz açıcı bir yerleşke yapılsaydı. Mesela Erimtan Arkeoloji Müzesi örneğinde olduğu gibi…

Yangın sonrası terk edilmiş üç tarihi yapının bir arkeoloji müzesine çevrilmesindeki niyettir bu akıllarda yer eden. Çevrilmesi diyorum çünkü dikkat Ankara Kalesi girişindeki o üç eski yapı buldozerlerle yok edilmemiştir; aksine çevresiyle olan uyumunun devamlılığına dikkat edilerek yeniden yorumlanıp müze haline getirilmiştir. Harabeye dönüşmenin kıyısından kurtarılan bu üç bitişik yapıya mekânsal hisleri kaybettirmeden yeni mekânsal deneyimler kazandıran tasarımcılar ise Can Aker, Ayşen Savaş ve Onur Yüncü’dür. Dış cephesindeki Ankara Kalesi’ni çağrıştıran taş cepheyi devam ettirip Ankara Kalesi ve çevresindeki malzemeleri de kullanarak mekânsal uyumunu devam ettiren bu yapı ayrıca Ankara’nın ilk özel arkeoloji müzesi olma özelliğini de taşımaktadır. Eskiyi sürdürmenin ve korumanın ötesinde de müze pencerelerinin eğik açıyla yerleştirilmiş olmaları ile modern mimari izlerine de rastlanmaktadır. Yani bir yapıyı farklılaştırmak ya da o bölgeye yeni bir fırsat sunmak için sıfırdan var etmeye gerek yoktur. Önemli olan fikirler ve bu fikirlerin uygulanabilirliğidir, fırsatları değerlendirmektir.

Tarihi değerleri koruma ve kültürü devam ettirmek bizlerin bu hayatta uğruna çabalayacağı bir uğraş olmalıdır kanımca.

Advertisements