march issue of theVOID

thevoid nisan2

17 Şubat 2016

Bir Çarşamba günüydü. O akşam da her zamanki gibi stüdyoda kalıp iki gün sonrası için teslimi olan maketim üzerinde kafa yoruyordum. Stüdyo o akşam da benim gibi teslim üzerinde çalışanların olduğu bir stüdyo klasiğiydi. Tabi vakit geçiyor ama ortaya çıkan ürün taslakları insanı tatmin etmiyor zaman zaman. Neyse ki yeni stüdyomuzun bir özelliği de terasının olması. Hava almak, kafa rahatlatmak için iki adım ucumda. Hava kararmaya yakın ben de çıkmıştım terasa. Arkadaşımla sohbet ederken havaya bakarak etrafı gözlemliyordum. Derken… İlk önce turuncu bir ışıma, sonra yüreğimi ağzıma getiren bir patlama sesi ve sonradan siyaha dönmek üzere yavaş yavaş yükselen gri dumanlar. İlk önce idrak edemedim durumu; arkadaşıma soruyordum: “Sen de gördün mü, yoksa zihnim bana oyun mu oynuyor?” diye. Bir film sahnesi içindeymişim gibi hissediyordum. Bu gerçekliğin ne olduğunu anladığım anda da pencereden stüdyoya doğru bağırdım: “Patlama oldu.” Arkadaşlar da terasa çıkıp patlamanın olduğu yöne bakmaya başladılar. Tabi bizim için de yaşam durmuştu. Aynı anda hem telefonlarımızdan sosyal medya üzerinden haberlere bakıp olayı anlamaya çalışıyorduk hem de sanki elimiz kolumuz bağlıymışçasına sadece önümüzdeki manzaraya bakmak dışında bir şey yapamıyorduk. İnanmakta zorluk çekiyordum. Elimi uzatıp yardım etmek istiyordum orada can çekişenlere. Böylesine olağan dışı bir durum içinde ilk defa bulunuyordum. Neredeyse gözlerimin önünde olmuştu olay. Kolej’den bile etkileri hissediliyordu. İçimdeki huzursuzluk beni boğuyordu.

13 Mart 2016

Stüdyoda yine ertesi günü teslimi olan çizim için son çabalarını veren insanlar vardı. Son güne bırakmak alışkanlık haline gelmişti bizim stüdyoda. Akşama doğru hava güneşliydi, serin değildi. Dışarısı tam da yürümelik bir akşamüstüydü. Ama dışarıya çıkmaya vaktimiz yoktu; çıksak yetişmezdi çizimler. O nedenledir ki akşam yemeğini bile stüdyoda yiyorduk arkadaşlarla masa etrafında toplanıp sohbet eşliğinde; sonra da sohbete terasta güneşin verdiği o ısıtıcı mutlulukla devam ediyorduk. Güneş yavaş yavaş izini kaybettirdiği sıralarda ben yine terastaydım, öylesine etrafa bakıyordum; huzurlu bir hava vardı hafif bir serinlik eşliğinde. Kızılay tarafına bakıyordum ki yine o alçak ses… İçimden “Olamaz. Hayır yine aynı şey olamaz.” diye sayıklıyordum. Fakat yükselen gri dumanları görünce bağırmak istedim ve bu sefer daha da yakındaydı patlama. Arkadaşlar da şaşkınlık içinde terasa koşuşturmaya başladı. Aradan bir ay bile geçmemesine rağmen ikinci kez yaşanıyor olması… Güvenpark gibi okulumuza çok yakın ve merkezi bir bölgeden dumanlar gelince insan düşünmeden edemiyor: “Ya patlama okulumuzun dibinde olsaydı?” “Ya ben de orada olsaydım?” Şansa yaşama hissi ürpertti beni. Hemen telefonlara sarıldık. Aramaya başladık yakınlarımızı. “Neredesin? İyi misin?” soruları çıkabiliyordu ağzımızdan sadece. Sonra içeriden Melis geldi. Sesi o kadar tedirgindi ki… “Ozancan’a ulaşamıyorum; Güvenpark’a gitmişti; ODTÜ’ye gitmek için otobüs bekliyordu.” Hepimiz telaşlanmıştık. Daha yarım saat önce hep birlikte yemek yiyorduk karşılıklı. Bir bilinmezlik içinde Ozancan’a ulaşmaya çalıştık. Aradık, açmadı; aradık, açan olmadı… Hepimiz terasta öylece duruyorduk, gözlerimiz patlamanın olduğu yönde acı içinde…

Advertisements